Tengriciliği Anlamaya Başlarken



             Dini, -tıpkı kültür gibi- insanlığın kendi ördüğü bir "anlamlar ağı" olarak ele alalım. Bu durumda, "başka tarihsel süreçlerden geçmiş", "farklı birikimlere ve yaradılışa sahip" toplulukların, "farklı örülmüş dinsel ağlara sahip" olmaları da kaçınılmazdır.

           Sorun şuradadır: Bir topluluğun "kendi ördüğü ağı" terk ederek başka bir ağa tutunması, "üstüne dikilmemiş olan bir kıyafetin içine sığmaya çalışmak" kadar sancılı olabilir. 

           Gök Tanrı'nın izleri biterse...

           Toplumun özünü yansıtan ilk dinlerin yok oluşunun, o topluluğun öz varlığının da yok oluşu anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Mitoloji uzmanı Arif Acaloğlu, üniversitede verdiği derslerin birinde, Gök Tanrı inancının hala izlerinin kalıp kalmadığını soran bir öğrenciye verdiği cevapta;

            "Gök Tanrı inancının izleri biterse bu millet de bitmiş demektir. O zaman diğer uluslar bizi ancak ölmüş, yok olmuş bir ulus olarak, ölü bir ulus olarak inceleyebilirler. Hala bizde şamanî unsurlar varsa biz Türk'üz." şeklinde bir açıklama yaparak bu inancın, Türk'ün öz ve ayırt edici nitelikleri ile olan yakın bağına vurgu yapmıştır.


            Orta Asya, Çin ve Roma gibi büyük devlet ve kavimlerde ise devlet fikri, ilk oluşunu ve şeklini, "aile inanış ve kuruluşları"ndan  alarak gelişmişlerdi. Bu sebeple bir devlet yıkılsa bile, ailenin ve kişilerin iliklerine kadar işlemiş olan bu köklü an'ane sebebi ile yeni bir devletin kuruluşu olağan bir iş haline gelmişti. Bundan da anlaşılıyor ki bir devlet fikri ve anlayışı, an'anelerin ve dinsel inanışların temelinde yatar. Mitolojiler ve efsaneler ise bu devlet fikrine bir açıklık ile objektiflik verir ve devlet anlayışını sembollerle anlatırlardı. (Bahattin Ögel)

----

Günnur Yücekal Arpacı, Gök Tanrı İnancının Bilinmeyenleri, Çatın Yayınları

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.