Bir İbadet Olarak Ülüşmek (Paylaşmak)

Bir İbadet Olarak Ülüşmek (Paylaşmak)


İbadet Kavramı

Söze başlamadan önce belirtmek isterim: 'İbadet' kavramı, Türkiye Türklerince çokça işletilen bir söz olduğu için kullandık. Özünde Tengri inancında ibadet yoktur. Çünkü ibadet; Arapça 'abd' (kul) kökünden türemiş olup 'kulluk' anlamına gelir. Bizler Tengri'nin kulu olmadığımızı biliyoruz. O halde bizim burada ibadet olarak kast ettiğimiz şey, Tengri yolunda yaptığımız işler anlamındadır.

Türkistan'da ibadet sözcüğü genellikle 'sığınış' olarak kullanılır. Türkiye Türkçesinde bu şekilde söylemek mümkündür.

a. Ülüşmek - Ülüg Nedir?




Yanda resmini gördüğünüz sözün günümüz Türkçesinde karşılığı şudur:

"Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım."






Bilge Kağan Yazıtında geçen bu sözler, günümüze ve Tengri inancına ışık tutacak kıymeti ölçülmez bilgi parçalarıdır.

Çünkü Tengri'nin insanoğluna müdahalesinin yalnızca üç şekilde olduğunu bizlere bildirir: Kut, küç, ülüş.

Kut, Tanrı'nın verdiği yücelik; küç, Tanrı'nın verdiği güç-kuvvet, ülüş ise Tanrı'nın verdiği bolluk-bereket - paylaşım.

a.1: Tengri yarlıkaduk üçün nedir? Tengri nasip eder mi?

Yazıtta da dikkatimizi çeken bir nokta var, 'Tengri yarlıkaduk üçün'. Bu cümle, aslında günümüz Müslüman Türk toplumunda da kullandığımız 'Allah nasip ettiği için' sözüyle neredeyse aynıdır.

Yani Tanrı, bir şekilde kişinin bahtını açmaktadır. Fakat Tanrı'nın koyduğu düzenin işleyiş mekanizması ortadadır. O, adeta büyücülük yaparak doğaya ve insanlara müdahale etmez. Bizlere, doğaya verdiği bir güç vardır; 

Kendimizde Tanrı'nın gücü olduğu için; kendi kararlarımızı alıyoruz ve özerkiz.
Ancak Tanrı'nın gücü her şeyde olduğu için; etrafımızdakilerden çokça etkileniyor ve onlar tarafından yönlendirilebiliyoruz.

Bu biraz karmaşık gözükse de, mantık basittir. Kendi gücümüz ile çevremizin gücü uyum içinde olduğu vakit 'Tengri yarlıkaduk üçün' deme hakkımız oluyor.

Yani Tanrı'nın bize bolluk, bereket, güç, iktidar, egemenlik, sağlık gibi güzel şeyleri nasip etmesi, bizim özümüzde olan gücü doğru kullanmamız ve aynı zamanda da bizim dışımızda bulunan güçler ile uyum içinde olmamız şeklinde gelişmektedir.

Örneğin; Fatih Sultan Mehmet gibi Orta Çağ'ın en büyük dehasının ve iktidar sahiplerinden birinin oğlu olarak dünyaya gelmek, kişinin kendi gücü dışındaki güçlerin etkisidir. Ancak II. Bayezıt gibi özündeki gücü tam ve etkili bir şekilde, dış güç ile birleştiremezse kişi; bütün şansına rağmen gölgede kalabilir.

Dönelim 'ülüş-ülüg' meselesine;

Bilge Kağan şu iki noktayı bildiriyor:

1- Aç halkı doyurdum.
2- Çıplak halkı giydirdim.

Maslow'un insanların ihtiyaçları için öngördüğü bir piramit modeli vardır. Buna göre insanın beş ihtiyacı olsa da, bunlardan üçü temel ihtiyaçlardır:

1- Fizyolojik ihtiyaçlar (yiyecek, su gibi yaşamamız için gerekli temel şeyler)
2- Güvenlik ihtiyacı (barınma, güvende olma)
3- Sevgi ve Ait olma ihtiyacı (sevme-sevilme, kendini bir grubun üyesi hissetme)

Bilge Kağan, göçebe Türkleri tek bayrak altında toplamakla kalmayıp elde ettiği ganimetlerle halkını beslemiş, korumuştur.

Bilge Kağan, Türklerin Tengrici olduğu dönemlere damgasını vurmuş büyük önderlerimizdendir ve bu yüzden onu iyice incelemek gerekiyor.

Kendisi elde ettiği gücü, bolluk ve bereketi halkı ile paylaşmıştır ve yaptığı bu işi anlatırken söze 'Tengri buyurduğu için' diye başlamıştır. Bilge Kağan'ın burada vurguladığı nokta, bizlerin bugün de Tengricilik'te vurguladığımız 'sorumluluk' kavramına işaret etmektedir.

Çadırda Oturan Kağanlarımız

Türkler ne kadar göçebe olsa da sonuçta dünyadan kopuk değillerdi. Komşularımız olan Çin, Hindistan ve İran medeniyetlerinden oldukça haberdardık haliyle. Bu komşularımız, görkemli saraylar, binalar inşa ediyorlardı hem de.

Elde ettiği bütün zenginliklere rağmen, Türk kağanları büyük ve ihtişamlı saraylar yaptırmak yerine; neden halkı doyurmayı seçmişlerdi?

Türklerde mimari anlayış yok demek doğru değil, Bilge Kağan yazıtta söylüyor: 

"Ondan sonra Çin kağanından resimciyi hep getirttim. Benim sözümü kırmadı, maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum"

Gördüğünüz gibi Bilge Kağan, Çin'den resimci getirttiği gibi mimarlar getirtip büyük bir saray da inşa ettirebilirdi. Bu mümkündü. Ancak anlaşılıyor ki o dönemde de Türk halkı fakirlik ve açlıkla boğuşuyordu.

Kağanın, Tanrı'dan aldığı bir sorumluluk vardı: üleşmek.

Aslında bu sorumluluk yalnızca kağanın olmayıp bütün varlık sahiplerinindi. Çünkü Tengri yarlıklayıp bir kişiye bol yiyecek verse, o kişinin yapması gereken şey ülüşmektir (üleşmektir-paylaşmaktır). Eğer kişi, ihtiyacı olmadığı halde mal biriktirir, halkı ile paylaşmazsa Tengri'nin yolunda değil demektir.

Tengri'nin yolunda uyum içinde olmadığı için de, cezasını kendi iç gücünden ve elbette ki dış güçlerden bulacaktır. Halkı aç iken bolluk içinde yaşayanlar; uyum ve düzeni bozan kişilerdir. Bu yüzden, beyaz kutuplardaki kara ayılara benzerler. Ayan-beyan ortadadırlar. Bu sebeple ki başlarına bela gelmesi kaçınılmazdır.

Tao Te Ching adlı Çin kitabında da şöyle güzel bir söyleyiş bulunmaktadır:

"Evini bronz ve yakutla doldur, hırsızlar kapına dolar."

Bir topluluk içindeki huzuru ve mutluluğu sağlamak için, Maslow'un ihtiyaç piramidinde anlattığımız gibi en azından temel ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir.

Karnı aç, güvensiz halk; güvende olanlara da elbette zarar verecektir. Nitekim günümüzde Avrupalı devletler bütün zenginliklerine karşın huzur içine yaşayamıyorlar. Çünkü zenginliklerini sömürdükleri fakir ülkelerin insanları, akın akın Avrupa'ya doluyor.

Zamanında bütün zenginliğini çaldıkları Hindistan-Pakistan halkı; adeta intikamını İngiltere'ye akın ederek alıyor. 

Fransa, bir zamanlar hakkını gasp ettiği Cezayir-Fas-Tunus halkı tarafından karış-karış ele geçiriliyor. 

Rusya'nın başkenti Moskova; bugün badem gözlü Türk soyluların yuvası haline gelmiştir.

Bu örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür.

Ancak ana-fikir açık: Tengri'nin yolunda uyum içinde olmak için elimizde fazladan olanı olmayan ile paylaşmak zorundayız. Bu, hem kendi mutluluğumuz hem de çevre ile uyumumuz için son derece gerekli bir ibadettir.

Paylaşırken de malın 10'da 1'i, 40'da 1'i gibi ölçütler yoktur. İhtiyaç fazlasını paylaşmak temel esastır. Divan-ı Lügat'it Türk'te de şöyle söz geçmektedir:

"Ol çıgayqa yarmaq ületti" - "O, paranın yoksullar arasında dağıtılmasını emretti."

Ayrıca Mürgül törenini anlattığımız yazımızda şöyle güzel bir gelenek bulunmaktadır; sofrada önümüze koyulan yemeği yemeden önce, hemen yanımızdaki kişiye tabağı uzatır önce ona yediririz. Böyle güzel ve ince geleneklerimizin yaşaması dileğiyle:

Tengri kut, küç, ülüg versin!

U.R.S.





2 yorum:

  1. ihtiyaçtan fazlasını paylaşmak aynı şekilde kuran ayetidir. Bakara 219. ayet

    YanıtlaSil
  2. Bozkır geleneğinde mal biriktirme ve özel mülkiyet düşüncesiz gelişmediği için pratik hayatın getirdiği doğal bir tavırdır.
    Ancak Arap yarımadasında insanları infak etmeye (ihtiyaç fazlasını dağıtmak) için semavî menşeili ayet uydurmaya gerek görülmüştür ki bu bile kimseye yarar getirmemiştir. İslmm alemi Bakara 219 u işletebilecek tabiattan çok uzak.

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.