Tengricilik'te Kulluğun Reddi


TENGRİCİLİK'te KULLUĞUN REDDİ

           "Tengri, bizlerin kul olmasını istemez. Bir insan bir şeyin kulu olursa, o kişi sıkışmış, bastırılmış olur. Baskı altındaki kişi de, bu baskıyı başkalarının üzerinde kullanmak eğilimine sahip olur. Bu eğilim, o insanın etrafına da yayılır; doğaya yayılır. Kişi bu baskıyı hem çevresine hem de doğaya uygulamaya başlar.

            Dinler arasındaki savaşlar, insana ve doğaya zarar verme girişimleri, kul olmanın getirdiği baskıdan kaynaklanır. Bütün bu olumsuzluklar insan zihninin altında bu kul olma baskısı yattığı için olur. 

            Kulluk inancının var olduğu bir din; korkaklığı, kendi kendini aşağılamayı, alçalmayı, bağımlılığı, boyun eğmeyi, kısaca kölelerin bütün özelliklerini öğütlemektedir. Oysa savaşçı toplumun; cesarete, özgüvene, gurura, bağımsızlık anlayışına ihtiyacı vardır."

Tengricilik'te kulluğun reddedilmesinin en önemli göstergesi, ruhban sınıfı ve din adamlığı makamlarının bulunmamasıdır.

Tengrici öğretiye göre Tengri’nin hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. Yolladığı bir din var ise, o dinin insanlar tarafından korunmasına gerek yoktur. Tengri adına savaş ilan edilmesine, dövüşülmesine, stres yaratılmasına yer yoktur.
Dolayısıyla Tengricilik’te ne kutsal kitap, ne peygamberlik makamı, ne ruhban sınıfı ve din adamları ne de din uğruna savaş vardır.
Bu sebepledir ki Tengricilik diğer dinlere her zaman hoşgörüyle yaklaşmış ve Türkler neredeyse dünyadaki en büyük bütün dinleri kabul etmiştir. Maniheizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Hristiyanlık, İslam ve hatta Musevilik bile Türkler tarafından kabul edilmiştir.
Türkler bugün bile kabul ettikleri dinlerin her mezhebinde de bulunmaktadır. Türklerin bu denli açık görüşlü olması ve birçok farklı dine saygı duyması şüphe yok ki ulusun bilinçaltındaki Tengrici öğretilere dayanmaktadır.
Sözün özü diyebiliriz ki dini bağnazlık Tengricilik’te bulunmaz, bulunamaz. Eğer bizler her varlıkta Tengri’den bir görüntü olduğuna, tın (ruh) olduğuna inanıyorsak; bize zarar vermediği halde hiçbir insanın inancına, dinine karışamayız. Çünkü o insan da bir tın sahibidir ve kendi yolunu seçmekte özgürdür. Seçtiği inanç dolayısıyla yani doğa enerjileri ile kurduğu bağlantının şekli nedeniyle Tengri’den ceza görmeyecektir.

Eğer inancı gereği insanlığa karşı sorumlu davranmıyorsa, doğaya karşı sorumlu davranmıyorsa; cezasını insanlıktan ve doğadan muhakkak ki görecektir. Eğer başka dinden olan kişi, insanlığa karşı suç işliyorsa burada Tengrici’ye düşen görev ‘saygı duyuyorum’ demek değildir. Sorumsuzluğun başladığı yerde saygı biter. Gereken yapılır.

Örtük veya açık; insanlığı hükmetme gayesi taşıyan bütün dinler hakimiyeti altındaki kişiye stres yüklemektedir. Bu stres; korku, baskı temelli olabileceği gibi çocukluktan itibaren yapılan beyin yıkamaları ile de bünyeye nakşedilebilir. Kendinden olmayana düşmanlığa, nefrete sevk eden bu öğretilerin Tanrı katından geldiğini düşünemiyorum. Burada insan kokusu alıyorum.
Din adamları! Bütün dinler adına konuşmak doğru olmaz, lakin büyük dinlerde ‘din adamı’ figürü ön plana çıkmaktadır. Bu kişilerin temel görevlerinden biri dinin korunmasını ve devamını sağlamak, diğeri de insanların sorularına yanıt vererek kişilerin sorumluluk duygusunu gevşetmektir.
Söz gelimi, Tengrici öğretiye göre kişinin kendisinin doğadan öğrenmesi gerekir. Bu yol ‘ben bilmem, Şeyhim bilir’ demekten daha zordur elbette. Ancak din adamlarına ve onların makamına güvenen halk ‘hocalarımız bilir’ tesellisi ile sorumluluğu ruhban sınıfına yıkıp sorgulamasız bir yaşam sürmektedir.

1 yorum:

  1. Tengricilikte ibadet yeri olmaması eksiklik değil mi? Devlet bu yüzden bu dini tanımıyor.Sayılıyorı da belirlenemiyor

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.